I – Niyazî Mısrî: Birden Bana İki Kanatlı Büyük Bir Kapı Açıldı. Kanatlarından Birine Şöyle Yazılmıştı: ‘Bu Dünyanın Sırrıdır’ Ötekine De ‘Bu Ahiretin Sırrıdır.’ Yazılı İdi. Kapının Hemen Ardında Yüzünün Nurundan Güneşin Utandığı Bir Genç Gördüm. Bana Dedi Ki: ‘Sana Dünya Ve Ahiretin Sırrı Açıldı…
.
I – Niyazî Mısrî: Birden Bana İki Kanatlı Büyük Bir Kapı Açıldı. Kanatlarından Birine Şöyle Yazılmıştı: ‘Bu Dünyanın Sırrıdır’ Ötekine De ‘Bu Ahiretin Sırrıdır.’ Yazılı İdi. Kapının Hemen Ardında Yüzünün Nurundan Güneşin Utandığı Bir Genç Gördüm. Bana Dedi Ki: ‘Sana Dünya Ve Ahiretin Sırrı Açıldı…
Niyazî mısrî kendi tecrübeleri ışığında sülûk sürecinin bu hususiyetini yolun sâliklerine de şöyle tasvir eder:
“bil ki sülûk eden nefsin merhaleleri hakikatte sayısız ise de ehlullah bunun esaslarını yediye ayırmışlardır. Nefis her merhalede bulunduğu merhaleye münasip bir isimle adlandırılır. Emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, raziyye, marziyye, safiyye. Sâlik ilk dört merhalede koyu bir karanlık içerisinde, gizli sahralarda, her türlü haşerat ve yırtıcı hayvanlarla dolu ıssız çöllerde gider. Son üç merhalede ise yavaş yavaş bildiği bir yolda sülûk eder. Bazen hidayette gider, bazen sapar. Yani önce kalpten yıldız kadar bir pencere açılır. Sonra beşeriyet galebesiyle kapanır. Sonra ay kadar açılır, yine kapanır. Sonra güneş kadar bir pencere açılır, yine kapanır. Sonra gölge vücut evi, aradan kalkar “nerede (feeynema)” sözü aradan kalkar. O zaman sâlik kalp yüzünü gökleri ve yeri yaratana yöneltir. Bil ki bu nur, cüzi ruhun nurudur. Kalp penceresinin melekut âlemine ilk açılışında yıldız şeklinde görünür. Sonra ay şeklini, sonra güneş şeklini alır. Sonra sâlik, ruh makamından mutlak hazret’e geçer. O zaman kendisine “nerede olursanız gökleri ve yeri yaratan’ın yüzü oradadır” (feeynema tuvellu…) Sırrı zuhur eder…
Allah’a yakınlık ve uzaklıkla ilgili yatay boyuttaki ölçütlerimizin izafiliğini de ortaya koyan niyazî mısrî’nin bu vakıasını kendi ifadelerinden mealen aktaralım:
“1067 senesi rebiu’l-ahir sonlarında bir gün kulların çokluğunu, fakat âbidlerin azlığını, zâhidlerin nadir olduğunu, âriflerin ise çok daha az olduğunu buna karşılık çoğunluğu fasıkların, âsilerin, ve kafirlerin teşkil ettiğini ve bana göre bunların Allah’ın rahmetinden uzak bulunduğunu düşünüyor ve kendi kendime diyordum ki “acaba bu çoğunluğun hali ne olacak? biz iyi biliyoruz ki yüce allah erhamurrahimindir.” bunun sırrının allah tarafından açılması için kalbimin burçlarında dolaşıyordum. birden bana iki kanatlı büyük bir kapı açıldı. kanatlarından birine şöyle yazılmıştı: ‘bu dünyanın sırrıdır’ ötekine de ‘bu ahiretin sırrıdır.’ yazılı idi. Kapının hemen ardında yüzünün nurundan güneşin utandığı bir genç gördüm. Bana dedi ki: ‘sana dünya ve ahiretin sırrı açıldı. Üzerindeki beşeri elbiseyi ve izafi varlığı at, kapıdan içeri gir. Tuhaf bir şey göreceksin ve sana ledünni ilimler açılacak, yüce allah’a yakın ve uzak olanı bilecek ve dertlerden kurtulacaksın.’ çıkardım ve kapıdan içeri girdim. Bana nurani bir elbise giydirdi. Bir de baktım ki ilmim ve anlayışım, kulağım, gözüm, bütün iç ve dış duyularım başka bir ilme başka bir anlayışa başka bir kulağa, göze ve kuvvelere değişti. Günüm ‘arzın başka bir arza göklerin başka göklere değişip herkesin tek kahredici allah’ın huzurunda duracağı gün oldu. Ve ‘o’nun vechinden başka her şey helak olacaktır’ ayetinin manası meydana çıktı. Bildim ki rabbimin bana giydirdiği elbise, hakkanî varlıktır.
Kaynak: https://nuktedir.wordpress.com/2017/06/04/niyazi-misrinin-seyr-u-suluk-surecine-iliskin-vakialari-ve-saliklere-tavsiyeleri/