Soru: Firevun Cennete mi Gidecek? İbn Arabî’nin, Bu Lafızlarla (Kesinlikle) Şu (Zâhirî) Manayı Kastettiği Söylenemez. Onların Kritiğini Yapmak Bize Düşmez. Bunlar Vecd Ve İstiğrak İnsanıdırlar. Böyle Bir Te’vil İşi, Onların Üstünde Bulunan İnsanlara Âittir. Asıl İbn Arabî’yi Tekfire Çalışan Kimse, Kötü Bir İmtihandan Da Korkmalıdır

I – Muhyiddin-i Arabî Yorumlarında Firavun’dan Farklı Bahseder Ama Muhyiddin-i Arabî Ve İmam-ı Rabbanî Gibi Büyük Zatları Tenkid Etmek Ve Onların Kritiğini Yapmak Bize Düşmez.. Bunlar Vecd Ve İstiğrak İnsanıdırlar. Gaybî Ve Objektif Olmayan Müşahedelerini, Bütünüyle Te’vile Memur Olmadıkları Halde Te’vil Edebilirler. Oysa Böyle Bir Te’vil İşi, Onların Üstünde Bulunan İnsanlara Âittir. Bu Yüzden De, Bilmedikleri, Görmedikleri Ve Tanımadıkları Bu İnsanlar Hakkındaki Te’villeri İsabetli Olmayabilir
Soru: Firavun denizde boğulduktan sonra askerlerinden ve tâbilerinden geri kalanlara ne olmuş?
Cevap: Tevrat’a göre Firavun’un ölümünden sonra Hz. Asiye ve ağabeyi, Firavun’un amca çocukları, ordu kumandanları ve askerlerinin büyük bir kısmı imân etmişlerdir. Firavun topluluğunun şerirleri, iş başından kovulduktan sonra, Kıptî kavmi arasında Hz. Musa’nın tebliğ ettiği din hızla yayılmıştır. Zaten Firavun’u hezeyana sevkeden de buydu ki, sihirbazların Hz. Musa’ya imân etmesi onu çileden çıkartmıştı. Ayrıca bu hâdise, zamanlama açısından da tam bir Nebi firasetini göstermektedir.
Muhyiddin-i Arabî yorumlarında Firavun’dan farklı bahseder. Bunlar vecd ve istiğrak insanıdırlar. Gaybî ve objektif olmayan müşahedelerini, bütünüyle te’vile memur olmadıkları halde te’vil edebilirler. Oysa böyle bir te’vil işi, onların üstünde bulunan insanlara âittir. Bu yüzden de, bilmedikleri, görmedikleri ve tanımadıkları bu insanlar hakkındaki te’villeri isabetli olmayabilir.
Buna benzer bir hata da, kendi nurunu Hatemü’l-Enbiyâ’nın nurundan daha parlak gördüğünü ifade ettiği yerde müşahede edilir. Bu bir hatadır. Hazret kendi nuruyla muhat olduğu için, nuru gözlerini kamaştırdığından ve daha uzakta ve kendi nurundan daha parlak olan nebi nurunu daha zayıf görmüştür. Bunu bir misalle daha açık bir şekilde şöyle izah edebiliriz: Gökte herhangi bir yıldız güneşten 20 kat daha büyük ve parlak olabilir. Eğer o yıldız güneşin yerinde bulunsa, Güneş Sistemi’ndeki bütün gezegenler buharlaşır ve yok olur. Ne var ki, bu yıldız bize çok uzak olduğundan ışığı da daha zayıf gelir. Şimdi bize sorsalar “Güneş mi daha parlak bu yıldız mı?” Vereceğimiz cevap elbetteki “Güneş” olacaktır. Çünkü biz onun nuruyla muhat bulunuyoruz. İşte Hazretin durumu da aynen böyle olsa gerek…
Bu hususta hatıra şu da gelebilir. Bugün nursuz pek çok insan bunu anladığı halde bu büyük zâtlar bunu nasıl anlayamamışlar? Bu bizim anladığımızdan değil, anlayanlardan naklettiğimizdendir.
Biz de kendi müşahedelerimizle baş başa kalsaydık aynı hatayı işleyebilirdik.
Ledünniyata âit mevzular ciddi bir tecrübe sahasıdır. Bizim mesleğimiz herkesi kabullenme mesleğidir. Onun için Muhyiddin-i Arabî ve İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatları tenkid etmek ve onların kritiğini yapmak bize düşmez.
Kaynak: Fasıldan Fasıla 2, M.Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 1.Baskı, Ekim 1995, Sayfa 309-310 ]


II – İbn Arabî’yi Tekfire Çalışan Kimse, Kötü Bir İmtihandan Da Korkmalıdır, Çünkü Kendisine Ait Olmayan Bu Kelimelerin Bir Düşman Veya Mülhîd Tarafından Kitaplarına Sokulmuş Olabilir. Şayet Söylediysede, İbn Arabî’nin, Bu Lafızlarla (Kesinlikle) Şu (Zâhirî) Manayı Kastettiği Söylenemez. Kim Bu Lafızları Zâhirî Manalarına Yorarsa Küfre Girer.
İbn Arabî’yi Tekfire Çalışan Kimse, Kötü Bir İmtihandan Da Korkmadı.
İmâm Gazâlî (öl.505/1111) (19) bazı kitaplarında böyle belirtmiş ve “Bu durum, Kur’an ve sünneteki müteşâbihata benzer.” demiştir. Kim bu lafızları zâhirî manalarına yorarsa küfre girer. Zira onların bilinenin dışında başka bir takım manaları vardır. Çünkü, ‘vech’, ‘yed’, ‘ayn’ ve ‘istivâ’ âyetlerini bilinen (lugat/zâhir) manalarına yoran kimse, kesinlikle küfre düşer.
İbn Arabî’yi tekfire çalışan kimse, kötü bir imtihandan da korkmadı. Bu kimseye İbn Arabî’nin kâfir olduğu sence (kesin delîller ile) sâbit midir? diye sorulduğunda, şayet “Kitapları küfrüne delâlet etmektedir” cevabını verirse; ona, İbn Arabî’nin bu lafızları bizzat (senin anladığın) şekilde ve zâhirî manalarıyla kullandığına dâir sana ulaşan nakillerin makbul bir tarîkle (yolla) geldiği kesin midir? diye sorarız.
Birincisine, dayanacağı senedi olmadığından verecek cevabı da olmaz. Kitabın kendisine ait olduğunun ispatı durumunda da, kendisine ait olmayan bu kelimelerin bir düşman veya mülhîd tarafından kitaplarına sokulmuş olabileceği ihtimaline karşılık, her kelimeninin ayrı ayrı (ona ait olduğuna dâir) tespiti gerekir. İşte mezhepte yer almayan ve bilmediğimiz garipliklerle doldurulmuş olan el-Cîlî’ye ait Şerhu’t-Tenbîh adlı kitap; kendisini sevmeyen bazı düşmanlar tarafından kitabına bir takım bâtıl şeyler kıskançlık sonucu sokulmuş olabileceği söylenerek mazur görülmektedir.
İkincisi, İbn Arabî’nin, bu lafızlarla (kesinlikle) şu (zâhirî) manayı kastettiği söylenemez. Böyle bir iddiada bulunan küfre girmiş olur. Çünkü bu manalar, Allah’tan başka kimsenin muttali olamadığı kalbî husûslardır.
Büyük âlimlerden biri, dönemindeki bir sûfîye, “Zâhiren hoş karşılanmayan bu lafızlar (tasavvufî ıstılahlar) üzerinde ittifak etmenize neden olan şey nedir?” diye sordu. Sûfî, “Hakkını vermeyen ve bu işin ehli olmayanlar tarîkata girer endişesi ve bu yolumuzu korumak için.” cevabını verdi.
Kaynak: http://ilimcephesi.com/imam-suyutinin-ibn-arabiye-dair-bir-risalesi/

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir yanıt yazın