O Gavski Zamanı Ve Mekânı Kendisine Tâbi Eder, Döndürür; Hatta Müritlerinin Hallerini, Zamanlarını Ve Mekânlarını Da Döndürür, Kendilerine Tâbi Eder

I – Sultan Abdülkadir-i Geylânî (k.s), Zamanı Ve Mekânı Kendisine Tâbi Eder, Döndürürdü. Müritlerinin Hallerini, Zamanlarını Ve Mekânlarını Da Döndürür, Kendilerine Tâbi Ederdi. Zamanı Kendisine Tâbi Etmesi, Meselâ On Yılda, Yirmi Yılda Hâsıl Olacak Şeyleri Bir Saatte Eder Ve Müritlerine De Ettirirdi. Mekânı Kendisine Tâbi Etmesi De, Bir Veya İki Yıllık Yola Bir Adımla Veya Bir Hareketle Gider, Gelirdi

II – Hz Geylani’nin Mutfağında Aşçılık Yapan Ve Patates Soyarken “Otuz Yıldır Bu Kapıdayım, Muradıma Eremedim” Diyen Müridini Zaman Ve Mekanı Bükerek Mısır’da Yedi Yıl Vali Yapması, Sınavı Geçemeyen Bu Müridine “Evlâdım, Sen Bunca Yıldır Neden Bir Yere Varamadım Diye Merak Ediyor Ve Kusuru Bizde Buluyordun. Biz Seni Sana Gösterdik! İşte Sen Busun” Demesi

III – Abdulkadir Geylani Hazretlerinin Allah’ın Vasıflarıyla Vasıflanıp Kendisine Muhalif Olan Bir Danişmende 10 Yıllık Zaman İçinde Zaman Yaşatması

IV – Camide Abdestini Tazelemek İçin Bir Müridini Mescidin İçinden Bağdat’a İki Senelik Yere Atarak Abdestini Aldırması

.

I – Sultan Abdülkadir-i Geylânî (k.s), Zamanı Ve Mekânı Kendisine Tâbi Eder, Döndürürdü. Müritlerinin Hallerini, Zamanlarını Ve Mekânlarını Da Döndürür, Kendilerine Tâbi Ederdi. Zamanı Kendisine Tâbi Etmesi, Meselâ On Yılda, Yirmi Yılda Hâsıl Olacak Şeyleri Bir Saatte Eder Ve Müritlerine De Ettirirdi. Mekânı Kendisine Tâbi Etmesi De, Bir Veya İki Yıllık Yola Bir Adımla Veya Bir Hareketle Gider, Gelirdi
Şeyh ve mürşit olanların, hali ve vakti kendilerine tâbi etmeleri revadır. Zamanı ve mekânı da kendilerine tâbi etmeleri ve fakat kendilerinin zamana ve mekâna tâbi olmamaları lâzımdır.
Nite’kim, bizim şeyhimiz ol Gavs-ür-Rabbani ve Kutb-us-Samedani Sultan Abdülkadir-i Geylânî kaddesallahu sırrahu, zamanı ve mekânı kendisine tâbi eder, döndürürdü. Müritlerinin hallerini, zamanlarını ve mekânlarını da döndürür, kendilerine tâbi ederdi. Zamanı kendisine tâbi etmesi, meselâ on yılda, yirmi yılda hâsıl olacak şeyleri bir saatte eder ve müritlerine de ettirirdi. Mekânı kendisine tâbi etmesi de, bir veya iki yıllık yola bir adımla veya bir hareketle gider, gelirdi. Zamanı kendisine tâbi kılarak, müritlerine tasarruf ederek, müritlerine ve başkalarına döndürüvermesinden bir kaçını söyleyivereyim ki, kalanı da bundan anlaşılsın. Sen de, Velilerden âdete muhalif halleri duyarak inkâra yeltenme! Şunu iyi bil ki, mürşid-i kâmil olanlar diledikleri zaman böyle şeyler yaparlar ve akıllar hayran kalır.
Kaynak: Tam Müzekkin-Nüfus – Eşrefoğlu Rumi – Salah Bilici Kitabevi, İst-1979 (S.429)

.

II – Hz Geylani’nin Mutfağında Aşçılık Yapan Ve Patates Soyarken “Otuz Yıldır Bu Kapıdayım, Muradıma Eremedim” Diyen Müridini Zaman Ve Mekanı Bükerek Mısır’da Yedi Yıl Vali Yapması, Sınavı Geçemeyen Bu Müridine “Evlâdım, Sen Bunca Yıldır Neden Bir Yere Varamadım Diye Merak Ediyor Ve Kusuru Bizde Buluyordun. Biz Seni Sana Gösterdik! İşte Sen Busun” Demesi
Bir gün şeyh Abdülkâdir Geylani hazretlerinin mutfağında aşçılık yapan bir müridi kendi kendine düşüncelere dalmış ve demiş ki;
-Otuz yıldır bu kapıdayım, muradıma eremedim. Manevi bir fetih müyesser olmadı, kalp gözüm açılmadı….
O, bu düşüncelerde iken mısır tarafından bir heyet gelir ve Geylani Hazretlerine;
-Efendim! valimiz vefat etti ve valisiz kaldık. istiyoruz ki, siz birisini bize vali olarak tayin edesiniz?” Geylani hazretleri,
-Aşçıyı çağırın gelsin! diye emretti.
Aşçı gelince, gelen heyete,
-Bu müridimizi alıp götürün, valiniz o olsun… der ve müride dönerek;
-Seni mısır’a vali olarak atadım yalnız bir şartla; valilik yaptığın müddetçe sana gelecek olan hediyelerin yarısını bana vereceksin. kabul ediyorsan git, etmiyorsan başkasını atayacağım. Mürid heyecanla;
-Aman sultanım! siz nasıl emrederseniz sizin buyurduğunuz gibi olsun. isterseniz tüm hediyeleri size ayırayım? der. Geylani hazretleri,
-Hayır, yarısı yeter. der.
Heyet bizimkini alıp mısır’a gider.
Bizimki mısır’da yedi yıl valilik yapar.
Bu süre içerisinde de sayısız hediye gelir.
Gelen hediyeleri ikiye bölüp iki odada toplar.
Geylani hazretleri yedi yıldan sonra,
-Bizim mürid ne durumda? diye merak eder ve bir grup müridi ile mısır’a gider.
Haberi önceden alan vali, büyük bir heyetle mısır’ın girişinde Geylani hazretlerini karşılar ve beraber saraya giderler.
İzzet ve ikram içerisinde Geylani hazretlerini ağırlar vali on günden fazla mısır’da kalmasına rağmen vali hediyelerden hiç söz etmez. Bir süre sonra Geylani hazretleri mısır’dan ayrılır.
Vali şehir çıkışına kadar onlara eşlik eder. Vedalaşırken Geylani hazretleri valiyi yalnız olarak bir köşeye çekip,
-Hatırlarsan senle bir kavlimiz vardı? der. vali,
-Ne kavli efendim? diye sorunca Geylani hazretleri,
-Hani seni ben atamıştım, sana gelecek hediyelerin yarısı benimdi? der. vali,
-Aman efendim, beni siz atamış olabilirsiniz ama yedi yıl boyunca bu halkın kahrını çeken, sıkıntılarına katlanan bendim, onlar ve diğer devletler bu başarılarımdan dolayı bu hediyeleri bana lâyık görmüş. bu hediyeleri hak ettim ben! der.
Geylani hazretleri birden ciddileşir ve sinirli bir şekilde,
-Seni ben atadım! şartımız var, hediyelerin yarısını bana vereceksin! der. vali,
-Hayır! der aynı sinirle.
Geylani hazretleri elini hançerine atar,
Vali de elini hançerine atar.
Geylani hazretleri hançeri havaya kaldırınca daha genç olan vali daha atik davranıp hançeri Geylani hazretlerinin kalbine saplar.
Saplamasıyla birlikte birden kendini dergâhın mutfağında patates soyarken bulur.
Mürid bıçağını patates sepetine saplayıp sepeti delmiştir.
Geylani hazretleri başucunda mahzun ve gözleri yaşlı bir şekilde durmuş, ona bakmaktadır. Mürid üzgün ve mahcup, Geylani hazretleri mahzun.
Hazret müride dönerek der ki,
-“Evlâdım, sen bunca yıldır neden bir yere varamadım diye merak ediyor ve kusuru bizde buluyordun. Biz seni sana gösterdik! işte sen busun..” der.
Kaynak: http://www.elazighaber.com/abdulkadir-geylani-hazretleri-ve-ascisi-1575yy.htm
Kaynak: http://www.duabahcesi.net/abdulkadir-geylani-hazretleri-ve-ascisi/

.

(Ayet) O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.
Mülk
2. O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır..

.

III – Abdulkadir Geylani Hazretlerinin Allah’ın Vasıflarıyla Vasıflanıp Kendisine Muhalif Olan Bir Danişmende 10 Yıllık Zaman İçinde Zaman Yaşatması
Sultan Abdülkadir-i Geylâni zamanında, ilim ehlinden ulu bir dânişmend kişi vardı. Şeyhin, sultanlığını inkâr ederdi. Bazan şeyhi zemmettiği bile olurdu. Bir cuma günü, şeyhin mescidine geldi, oturdu. Maksadı, Hazret-i şeyh ile müba hese etmek ve aklı sıra ona sataşmaktı., Biraz sonra Şeyh hazretleri de mescide geldiler.Bir çok azizler de o mecliste hazır bulunuyorlardı. Hoş beşten sonra, Hazret-i şeyhe dö nerek şöyle bir sual sordu:
— Yâ Şeyh! Mürşit olan kişiler, zamanı kendilerine tâbi ederek döndürürler ve yıllarca yapılması mümkün olmayacak işleri yaptırırlarmış, doğru mu?
Şeyh Abdülkadir-i Geylânî kaddesallahu sırrahu cevap verip, buyurdu:
— Allahu teâlâ, dervişlere o kadar kuvvet verir ki, 10-15 yılda olacak bir işi , gayet kısa zamanda yaparlar.
Münkir olan zat itiraz etti.
— Ben buna kail değilim ki, zamanı döndürüp kendinize tâbi edebilirsiniz ve 10 – 15 yılda olacak işi bir günde veya bir saatte yapabilirsiniz. Bu, ancak Allahu teşlâya mahsus ve münhasırdır.
Hazret-i Şeyh, tebessüm buyurdu ve:
— Allahu teâlânın tasarruf verdiği öyle kulları vardır ki, ne isterlerse yaparlar, hiç bir şey onlara mâni olamaz. Konuşmanın burasında cuma namazı vaktinin yaklaştığı anlaşıldı, şeyhe seccade çıkardılar. Şeyh kalktı, işaret etti ve o seccadeyi dânişmendin eline verdiler:
— Bunu lütfen siz götürünüz, dediler.
Münkir dânişmend, seccadeyi aldı, omuzuna attı ve mescide gitmek üzere hep birlikte yola çıktılar. Yolda, bir şadırvana rastladılar. Dânişmend, abdest tazelemek istedi, omuzundaki seccadeyi” bir ağaca astı ve şadırvanda abdest almağa başladı. Fakat, ellerini suya vurur vurmaz kendisini bir pazar yerinde ve bir çilingir dükkânının önünde buldu. Bir müddet, çilingirin çalışmasını seyretti, yaptiği işleri çok hoş ve üstadâne buldu, imrendi ve dükkâna girerek:
— Bu sanatı bana da öğretir misin? dedi. Çilingir:
— Görüyorum ki, sen bir dânişmend kişisin. Bu sanatı öğrenip ne yapacaksın?
— Sanat öğrenmek ve işlemek hoşuma gitti. Helâlinden, elimin emeği ile kazanır, ilmimle amel eder otururum, cevabını verince, dört yandan dükkân komşuları geldiler ve dânişmen di, çilingire köle ediverdiler. Dört yıl hizmet etti. Fakat, bu işi o kadar sevmişti ki, ayrılamadı ve dört yıl daha çilingirin yanında çalıştı. Artık, çilingirliği de öğrenmişti. Fakat, ustası ölünce onun dul karısı ile evlenmek zorunda kaldı ve zamanla iki oğlan çocukları oldu. Birisini, mektebe verdiler, diğeri henüz evde kaldı. Bir sabah, yine dükkânına geldi, işine başlamak üzere ateş yaktı, bir demiri ocağa sokacağı sırada, baktı ve gördü ki kendisi şadırvanda abdest alıyor ve şeyhin seccadesi de astığı gibi ağacın üstünde duruyor. Şaşırdı, buna bir mâna veremedi. Alelacele abdest aldı, seccadeyi ağaçtan kaptığı gibi şeyhin ve yaranının peşlerinden koştu ve onlar mescidin kapısından içeri girerlerken yetişti. Şeyhten önce mescide girdi, seccadeyi şeyhin önüne serdi ve geriye çekil mek istedi. Fakat, Hazret-i şeyh kendisini bırakmadı ve yanına aldı. Şeyh ile birlikte iki rekât tahiyye’t-ül-mescit kıl dılar. Şeyh, dönüp sordu:
—Nasıl, hâlâ inkârda mısın? Dânişmend, safiyetle cevap verdi:
— Sultanım! Abdest almak üzere sizden ayrıldım. Elimi suya sokar sokmaz, kendimi bir pazarda ve bir çilingir dük kânının önünde buldum. Bu çiligire bakarken, sanatına özen dim ve çırak olarak yanına girerek tam dört yıl hizmet ettim.
Dört yıl sonra, ustam öldü ve ben onun dul kalan karısıyla evlendim. Dükkânı satın alarak oturdum, yıllarca aynı dük kânda çalıştım. O kadından iki çocuğum oldu. Birisini mekte be verdim. Bir sabah yine çalışmak üzere dükkânıma geldim, demiri ocağa koydum ve körüğe el atar atmaz, kendimi yine sizden ayrılıp abdest almağa gittiğim şadırvanda buldum. Abdest aldım, ağaca astığım seccadenizi de omuzuma vurarak peşinizden yetiştim ki, sizler de henüz mescidin kapısına varmıştınız. Bilmiyorum ki, bu ne haldir? Hayal midir, rüya mıdır? Lâkin, doğrusunu söyleyeyim, gönlüm o hatunda ve çocuklarımda kaldı.
Hazret-i şeyh tekrar sordu:
• Bu hal olalı kaç yıl oldu bilir misin?
• Bana kalsa, on yıldan fazladır..
• Öğrendiğin çilingirliği şimdi de işleyebilir misin?
• îşte ellerim şahittir, işlesem elbet işlerim.
• İyi bil ki, bu iş ne hayaldir, ne rüyadır. Gerçekten olmuştur. Namazı kılalım, mescitten çıkalım, adam gönderip karını ve çocuklarını getirtelim.
Hep birlikte cuma namazını kıldılar. Mescitten çıktıktan sonra, o şehre mektup yazdılar ve dânişmendin karısı ile ço cuklarını getirdiler. Münkir dânişmend, iradet getirdi ve şeyh in elini tuttu, tövbe etti ve ölünceye kadar şeyhin hizmetinden ayrılmadı.
Kaynak: Tam Müzekkin-Nüfus – Eşrefoğlu Rumi – Salah Bilici Kitabevi, İst-1979 (S.429-432)

.

IV – Camide Abdestini Tazelemek İçin Bir Müridini Mescidin İçinden Bağdat’a İki Senelik Yere Atarak Abdestini Aldırması
İşte, mürşid-i kâmilin zamanı döndürmesi böyle olur. Amma, iş bu kadar da değildir. Onlar, mekânı da tayyederler.
Nitekim, Şeyh Abdülkadir-i Geylâni kuddise sırruh, bir gün mescitte halka vaaz ediyordu. Cemaat gayet kalabalıktı. O kadar ki, dışarı çıkmağa imkân kalmamıştı. Dervişlerden birisine, minber dibinde otururken, abdest tazelemek icabet ti. Derhal, Hazret-i şeyhin mübarek yüzüne baktı. Dervişin hali, şeyhe malûm olmuştu. Minberden bir lâhza kaybolur gibi oldu, halk oturup kalktığını zannetti. İşte o bir lâhza içinde şeyh, dervişin elinden tuttu ve mescit duvarından dışarı attı. Derviş, kendisini ıssız ve tenha bir sahrada buldu. Kaba bir ağaç vardı ve bir pınar akıyordu. Hacetini gördü, pınardan abdestini aldı, iki rekât namaz kıldı ve tekrar mescide gitmek istedi. Biraz aşağı doğru yürüdü. Nereye gideceğini bilemedi. Gördüğü ve bildiği bir yer değildi. Biraz durakladı ve etrafına bakındı, karşıdan birisinin gelmekte olduğunu gö rerek ona yaklaştı, yol sordu ve aralarında şöyle bir konuşma oldu:
• Nerelisin?
• Bağdat’ta sultan Abdülkadir dervişlerinden bir dervişim.
• Ne diyorsun? Burası yorga at gidişi ile Bağdat’a iki yıllık mesafededir.
• Peki, ben şimdi ne yapacağım?
• Sen bir kenara çekil, otur. Seni buraya kim gönderdiyse, yine aldırır, hiç merak etme.
Derviş, bir kenara çekildi ve tevekkülle beklemeğe başladı. Tam bu sırada, Hazret-i Şeyh minberden yine elini uzattı ve dervişi alarak mescitte oturduğu yere bıraktı. Ancak, bu hali dervişten başka kimse bilmedi. Çoğu, o dervişi kendileri gibi saatlerden beri ders dinliyor sanıyordu.
İşte, o sultanın mekânı da kendisine tâbi etmesi de böyle olur.
Kaynak: Tam Müzekkin-Nüfus – Eşrefoğlu Rumi – Salah Bilici Kitabevi, İst-1979 (S.432-433)

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir yanıt yazın